top of page

YAZILARI ARA

"" için 39 öge bulundu

  • BİÇARE

    Savaşın ortasında doğmuştuk Kalem en uzak nesneydi bize Silah yakıştırılmıştı elimize Bir coğrafya düşünün Kanla sulanmış toprakları Cansız bedenlerle süslü sokakları Çürümüş ceset kokusu Ve Genzi yakan barut Bu toprakların havası Annelerin ağıtları Susmayan şarkılarımız olmuştu Korku nedir bilmezdik Her gece beklerdik ölümü Çünkü ölüm Eksik olmazdı sokaklarımızda Güvercin uçmayacaktı Zeytin ise yetişmeyecekti Biliyorduk Ölüm olacaktı yine Ve şarkımız Her zaman çalacaktı

  • OLMUYOR İŞTE

    Seninle baş başa kalalım bu gece. Sen düşüncelerimle savaş, Ben ise duygularınla barışayım. Çıkıp özür dileyelim insanlardan. Sen yaptıkların için özür dile Ben düşündüklerim içim. Kim affedilmezse terk etsin şehri, Affedilen gömsün içindeki özlemini. Yok olalım öylece Sonsuza dek, Olur mu?.. Olmuyor işte! Affedilmeyen dokunuşlar, Unutulmayan gülüşler var. Göğüs kafesinde hep bir boğukluk olacak, Aynaya sıçrayacak geçmişin her öksürdüğünde Lekeler gibi yansıyacak yüzüne. Olmuyor işte! Yazılmamış bir son var...

  • MOR LALE SOKAĞI

    Hayatta olup olmadığımdan bihaberdim, Maltepe’nin denizi bir kılıç gibi kesmişti ciğerimi, Şimdi ciğerim kesik ve bihaberim hayatta olup olmadığından, Bir adam kitap okuyor, ben edebiyatta yaşıyorum, diğeri bağırıyor Bağırma edebiyatıma, ağlıyor geceleri, diyecek gibi oluyorum, Ciğerimi hatırlıyorum, kesikti hani, susuyorum ve gecenin kendini anlatmasını bekliyorum. Şiirlerin varoluşsal sancılar çektiğini kimse bilmezdi bu vakte kadar, Ben de bilmiyordum bu yaz gecesinde soğuğun bu kadar acıtacağını, Edebiyatta hava hep soğuktur, demişti Dostoyevski Ben bir Maltepe Kılıcı gibi kesmiştim onun ciğerini, İşte bak, demişti; soğuk bir kılıç gibi savruluyor burada, Sahiden inanmış gibi yaptım. Edebiyatta geceleri yaşam bulmak daha kolaydır, Atmosferinin adacyo müzikleri vardır ve biz ciğeri kesikler en çok piyano severiz, Edebiyatta adaların ışıkları bir keskindir sadece Ve eğer bakışlarınız düello yapmazsa bir ay gölgesi sizi yutacaktır kolayca, Ama ben hiçbir ideayı temsil etmemekteyim Buralar geçmişe sadık değildir ve benim geçmiş şimdiyle işim çoktur, Şimdi olduğu için bir tanrı gelip affetti bu suçumu, Ciğerim hâlâ kesikti. Edebiyatın soğuğu Tolstoy’un sonunu getirmekle yükümlüydü, Ve benim gibiler bir kitap gibi tarih olacaktı dün, Hayır, yakmak istiyorum tarihimi, Kimseler bilmesin neler yaptığımı Ya da düştüğümü kimleri sevdiğim için, Kimseler tanık olmasın adımlarıma; Sadece ben, sadece düşüncelerim ve hislerim sizin olsun Alın edebiyatımı, şiirlerimi alın, öykülerimi alın; Ayak izlerim bir kar günü ezilsin.

  • Duvarlar Konuşmuyor Anne

    çıkmışım İskenderpaşa’dan pis pis yürümeye bilinir ki iskenderpaşa’da gök turuncudur iskenderpaşa olmaksa amacım ben göğü mor çizerdim çünkü bilinir ki mor başlamamış aşk çocuklarının rengidir. doğadan insanlar görüyorum renk renk şehirden banklar gibi yaşlı hissediyorum iki ihtiyar oturmak keyfi bir kar gündüzünde ve gök tüm şehri oymakta genç hevesiyle. üstümde atrahasis denen herifin sorumluluğu, kalbimin sağ çaprazında odyssey’in hasreti ve diğer çaprazına varmadan karşına aşkını kaybetmiş gılgamış hüznü çıkar ve ben ki sevmem böyle mistik adamları ve hayır ben okul okuyorum aramız sıcak olmasa da istanbul’la sert bakışıyoruz ve beni parasızlar cehennemine yolluyor. bir universität bahçesinde bile vardır bıyıklılar ve para-sızlar arasındaki kavga ve ben oturuyorum bu ara yol ağzında elimde elektronikten bir kağıt, şiir düşünme vakti gelmişti çoktan. kuru havalarla ilişkim yoktur sevmez beni onlar ve herkes bilir ki benim nemle aramda şehvetli bir aşk saklıdır zira sıcak ilişkimizde bizim asla pis kokular duyulmaz ve belki de bu yüzdendir denize ve suya olan hasretli bakışlarım neden rüzgârın arkasından süzülür, hava söz dinlemez!, rüzgâr tahtına oturmaz!, ve kalbimin aşk sığdırılmış kocaman parçasına buzdan bir dikit saplanır. damlarda bir çocuk uçuşmakta bir yazarın kulağında beethoven piyanosu yanından uzandığım işçinin kulağında ahmet kaya resitali bense istanbul’u dinliyorum, orhan gibi, ve gözlerim kapalı bakıyorum gökten seslere hayır benim gözlerim gibi dargın değil kulaklarım kapalı sesleri duymak üzerine doktora yapmış bir martı misali seksen boylarında genç uzaktan karları izliyor. ve ellerimde kardan kalem var benim kenti şiirlere boyarım bütün gece tütünden mırıltılar kaplamış gökyüzünü şiirler kırıcı olsa gerek lakin hayır ben kahve içiyorum gündüz boyu gececi şair içimde bir kenarda uyumakta ve kaldırımlar bilir kaç kez okulu özlediğimi yine de bir duvar kenarına yazıyorum elimde izmaritten kalem “bu karga kar seviyor olsa gerek.” ve hayırdır efendim martıların şiir sevmesi, minik ayakçıklarla karalama yapar ama sor nedendir benim ellerim bir martı kadar büyük ve aklım bir ay kadar sönük? hadi yüce şair bir şehri anlat bana buralarda duvarların konuşma eğilimi yoktur.

  • SOĞUK BİR ŞİİR

    bir gölge gün ışığında öldü yaşamak pek eskiydi hüzün vardı belki ilk defa korku kapıyı çaldı anne sıcaklığında ölmek... yaşamın sırtında taşıdığı elbiseden farksızdı üşümüş martı kuşları yorgundur bulutlar dökerken gözyaşlarını her öleyazan elini çekmezdi nefretten korkunç kışta umutlar ölürdü şafak karanlık güneş solgundu yüreği hibe edilmiş sevda çiçeği hislerini yalnız alevler içinde dışa vururdu anlamını yitirmiş yüzü asık gölge soğuktan ancak bu güzeli solurdu.

  • KAW(G)A

    Genç bedenlerimiz Yaşlı ruhlarımız vardı Ve çalınmasını istediğimiz Son bir şarkı Tek bir ses bile duymaya Tahammülleri yoktu Sesimizi duymamak için Şarkılarımız yasaklandı Sonra ise Gençliğimiz elimizden alındı Sustuk Korktuk Kaçma planlarına tutuştuk Bir Bedrettin’imiz yoktu Ya da Börklüceli Mustafa Kaw(g)a lazımdı bize Gençliğimizi geri alalım diye Akın etmeliydik güneşe Çünkü Karabulutlar Hep tepemizde

  • İYİ GECELER ÖPÜCÜĞÜ

    Saygı bekleyip sevgiden yoksun kılmaya ne denir Bir ailede neden her şey küçük bir çocuktan beklenir Kavgayla geçen akşam yemeğinde ruhun zehirlenir Yutkunurken değil konuşurken bile boğazın düğümlenir Huzursuz kırgın geçersin çoğu gece yatağına Hiç konmamıştır iyi geceler öpücüğü yanağına Uyanırken küfredersin korku dolu sabahlara Asla anlatamazsın hiçbir derdini babana Sığmaz bazen ağır disiplin küçücük bedene İzin vermezler yürüyeceğin yolu çizmene Çizdikleri yolda yorulmuşsun çıkamamışken bir yere Yıllar olmuş kucak açmamış, sarılamamışsın annene

  • YILDIZLARDAN ATLAMACA

    Efendim geçenlerde oturmuş evrenle ilgili güzel bir belgesel izliyorum (kıytırık dizilerden daha heyecanlı ve eğlenceliler) tabi belgeseli izlerken de şimşekler çakıyor beynimde neler düşünüyorum neler, beynime hücum eden düşünceleri sizlerle şöyle bir paylaşayım istedim. (bir zahmet okuyun :) ) Şöyle, yetersizliğimize olan bir sitemle başlamak istiyorum.( buna çemkirme de diyebiliriz) Çok sinir oluyorum dünyaya sıkışıp kalmaktan. Yıldızlar diyorum, örneğin ne güzel olurdu onlara ulaşabilmek tabiri caizse üstlerinde cirit atmak, evrenin içinde oradan oraya koşturabilmek masanın üzerine çıkıp atlamaca oynayan çocuklar gibi hunharca kendini boşluğa bırakmak fena mı olurdu, ya güneşe ne demeli daha çıplak gözle bakamıyoruz bile, gözüne ışık tutulan tavşanlar gibi kaçıyoruz güneşten. Bir düşünün sevgili bireyler güneşe nazır yıldızların üzerinde evlerimiz olsa ne olurdu ha ne olurdu. (benimki de laf şimdi, sanki dünyayı turladın da sığamadın yıldızlara göz diktin) Ya ne bileyim annem nereden geliyorsun diye bana sorduğunda bizim yıldızdan geliyorum demek istiyorum ya da hadi bu sene Mars’a tatile gidelim demek, amcanlarla konuştum az önce bu sene Ay çok soğukmuş bütün sebze meyvelere soğuk vurmuş çoluk çocukta hep üşüttü hasta yatıyorlar desinler istiyorum. Tanrıya şükürler olsun ki Marslı komşularımız iyiler bir sıkıntımız yok ama bir komşumuz var nasıl sevimsiz şeyler öyle, geçen bizim ufaklığı lazer silahıyla korkutmuşlar, fena kavga edeceğiz onlarla, çıkartacaklar en sonunda belimizdeki döner bıçağını diyen ahbaplarımız olsun artık. ( işin esprisiydi bu, şiddete her zaman karşıyımdır) En çokta bu uzay çağına şahitlik edecek nesle gıcık oluyorum, insanlar baya bakkala gider gibi gezegenlere gidecekler bilim iyi işliyor. Yahu! hep sıkıştık kaldık buralara, çok yetersiz varlıklarız ne ışık olabilecek kadar hızlıyız ne bir dinozor kadar güçlüyüz ne de çelikten güçlü bir bedene sahibiz, biz bu kadar hiçken sidik yarıştırmayı iyi biliriz. Ama insan düşünmüyor da değil insanlar böyle sınırsız güce sahip olursa taş üstünde taş bırakmaz be, bu yetersizliklere rağmen ne haltlar yiyoruz. Yahu burası dünya burası da bizde bu kadarız işte. Yok ya yok, yıldızlara ulaşamamamız onların varlığı için çok önemli ne yapalım varsın yıldızdan yıldıza atlamaca oynamayalım, onlar yerinde dursun da biz razıyız iki aşağı üç yukarı gidip gelmeye.

  • FABRİKA

    Bir fabrikadan çıktık sanki Hepimiz benzer ürünleriz Aynı düşünür aynı şeyleri söyleriz Biz insan değil Fabrika ürünleriyiz Farklı olmak yasak Gökyüzüne düşmanız Sorgulayandan da korkarız Boş yere demedim size Fabrika ürünleriyiz diye

  • ZAMAN 3.BÖLÜM(FİNAL)

    Adam Yavlağa dönerek “beni uzak bir yere götürmeyeceksin dimi?” diye sormuş. Yavlak sırıtarak “akıl akıl peşime takıl, yakın olur uzaklar unutma sakın!” demiş. Yavlak abdal ve adam hocayla vedalaştıktan sonra Altıparmak Caddesinden yukarıya doğru Yavlak önde adam arkada yürümeye başladışlar. Yaklaşık üç dakika boyunca Yavlak Abdal önde adam arkasında yürüdükten sonra Yavlak Abdal sıralı merdivenlerin önüne gelene kadar hiç konuşmadı “sıra basamaklarda hadi durma anı yaşa” adam yan taraftaki yürüyen merdivenleri görünce isyan ederek “ Yavlak yan tarafta yürüyen merdivenler varken niye bize merdiven çıkarttırırsın? Yorulmayalım hadi gel.” dedi. Yavlak arkasını dönerek isyankar bir bakışla “her basamak bir an, anın içinde yaşayan nice sultan, komutan, bezirgan. Anla diye çıkarız adım adım, yorulunca varırsın tadına yaşamanın.” Adam oflaya oflaya merdivenlerden çıkmaya başladı. On, yirmi basamak sonra gerçekten de şimdiye kadar buralara ayak basmış birçok insanı düşündü, o insanlar acaba hangi duygularla buralardan geçti, nereye gidiyorlardı, acaba onlarda buralara ayak basarken benim gibi düşünmüşler miydi? diye kafasından geçirdi. Tepeye vardıklarında adam bir şeyi fark etmiş, merdivenleri çıktığı süre boyunca günlük hayattaki sıkıntıları hiç aklına gelmemiş, sadece anı yaşamış ve mutlu ve huzurlu olmuştu. Demek Hacı dedenin anlatmaya çalıştığı buymuş dedi içinden adam. Anın kıymeti gününün olmamasıdır yalnız insan ve meşgul olduğu vardır… ve tabi duyduğu haz.(MYL) Yavlak abdal adama dönerek “vardın mı tadına huzurun, mola gibidir yaşamda, bir de o hazzı… sen sor her an yaşayana.” Yavlak abdal sanki adamın aklını okumuştu, yürümeye devam ettiler bir süre sonra Yavlak abdal durdu ve adama “ bak bakalım görebilecek misin sen şu anda akan zamanı durdurabilecek misin?” dedi. Adam Yavlak abdalın gösterdiği yere doğru baktı… Otuz yıldır Bursada yaşıyordu ama sanki Bursayı ilk defa görmüştü. Bursanın tamamı uçsuz bucaksız haliyle ayaklrının altında, gözlerinin önündeydi. Üç dakika bile sürmeyen merdiven yolculuğunda bile neler yaşamıştı ama şu an gördüklerini yaşamaya bir ömür yetmezdi. Köyü, yaşadığı kayıplar, çektiği zorluklar aklından uçup gitmişti. Berrak ve huzur veren havayı ciğerlerine doldurdu. Bursayla birlikte kendini de zamanın akışına bırakmış adeta kendini Bursaya katmıştı. Kaybolmak bir manzarada, meşgalede, aşkta ve meşkte işte hep bundandır… Tatmak huzuru bir gülüşte, nefeste ve ansızın duyduğun bir seste… uyanmak istemeyeceğin bir hülyadır. Aranarak bulunmaz huzur mutluluk ve dahi niceler ama bulanlar hep arayanlardır. Bulduktan sonra unutan ve kendine harcayan görürsen… İşte o insandır. Adam uzaklara doğru bakarken bir tabela gördü “Pehlivanoğlu İnşaat” tam o anda dünyasına döndü ve hemen saatine yöneldi. “Ah be yavlak! Sen bana ne yaptın toplantıya 10 dakika kalmış, şimdi senin yüzünden arayıp gecikeceğimi haber vermek zorundayım. Ne duruma düşeceğim şimdi insanların gözünde be adam!” sinirle ayağını yere vurdu ellerini belinde birleştirerek “Bak!, tabelayı işaret ederek, Şurayı görüyor musun, işte benim tam on dakika sonra oranın ihalesiyle alakalı toplantım var. Ben senin ve o boş boş konuşan bir ayağı çukurda dedenin saçmalıkları yüzünden geç kalacağım. Ben otuz senedir bunun için yaşadım, bütün o acılara, zorluklara, babama ve köydeki o cahillere rağmen buralara kadar geldim. Neymiş, anı yaşayacakmışım bir işinize bakın arkadaş! Ben en dipten en tepeye geçmişime söve söve geldim, her adımımda ona yumruklar savurarak, yere yıkarak geldim. Kimse bunu elimden alamaz. Ben gidiyorum.” Yavlak abdal başını eğdi, adamın söylediklerini sanki masum ufak bir kız çocuğu gibi sağ ayağını yerde ufak yuvarlaklar çizerek dinledi. Adamın sözü bitince yavaşça kafasını kaldırdı ve umudunun son kırıntılarını da kullanır gibi adama bakarak ufak bir adım attı. Adamın kulağına eğildi ve şairin sözünü adamın kulak çeperine işledi: Bir zafer müjdesi burda her isim: Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın. Güvercin bakışlı sessizlik bile Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle. Gümüşlü bir fecrin zafer aynası, Muradiye, sabrın acı meyvası, Ömrünün timsali beyaz Nilüfer, Türbeler, camiler, eski bahçeler, Şanlı hikâyesi binlerce erin Sesi nabzım olmuş hengâmelerin Nakleder yâdını gelen geçene. (Bursada zaman,Ahmet Hamdi Tanpınar) 今

  • AF

    eski bir anı gibi taşıyor kederim kırışıyor yüzümün denizleri ey azalan zamanı kalbimin ey dizelerimin sessizliği sen çırpındıkça dirilir yüzümün kumaşı bir eski tebessüm gibi dikilir karşıma açılır dudaklarının renkli kapısı –içimde kımıldıyor gülüşünün kiraz kanı– ey yüreğimi kesen parmak uçlarının katanası. ne zaman dokunsan yarama ne zaman kanasa bir yanım –kendini hiç affetmeyen bir tanrıyla karşılaşırım.

bottom of page