top of page

YAZILARI ARA

"" için 39 öge bulundu

  • ZAMAN 2.BÖLÜM

    Altıparmak Caddesinde yürümeye başladı çiçekçiler, gelinlik mağazaları, tekeller… Tam bu esnada balıkçıların sesine ezanın sesi eşlik etmeye başladı. Yürürken, kocaman renkli tabelalar arasına sıkışmış, sanki geçmişin bütün ağırlığını omzunda taşıyormuş gibi, yorgun camlarla sokağa bakan bir esnaf lokantası gördü. Vitrini çerçeveleyen boyası gelmiş demir çitler, lokantanın bütün yükünü sırtlıyorlarmış edasıyla dimdik yoldan geçenlere kendilerini göstermeye çalışıyordu. Belki hayatı boyunca hiç yapmadığı bir değişiklik yapmak istedi adam. Bugün onun hayallerine ulaşamadan geçirdiği son günüydü. Bir daha ne zaman gelirdi buralara, bir daha gelse bile dönüşen kentin bu saf restoranı burada olabilir miydi? Yanında da kimse yoktu, arkadaşları onu bu dökülen eski lokantaya girerken görse bir hafta dalgasını geçerlerdi. Biraz tereddüt etsede girmeye karar verdi, en fazla peçeteliklerin kenarlarındaki kalıplaşmış pisliklerden iğrenerek çıkardı. İçeri girer girmez burnuna çok keskin sarımsak ve onu bastıran yağ kokusu geldi. Menüyü istemesine gerek yoktu kuru fasulye, pilav, işkembe çorbası, mercimek ve ciğer hepsinin belirgin kokuları ilk dakikadan burnunun direğine yuva yapmıştı. Ahşap üstüne cam levha konulmuş, levha ile cam arasına da çeşitli danteller ve ülkenin çeşitli doğal güzelliklerinin bulunduğu kenarları sararmış fotoğraflar yerleştirilmiş masaya geçti. Sandalyelerin alt ve sırt kısmında kahverengi minderler vardı. Sandalyedeki her hareketinde bağlantı yerlerinden gıcırtı sesleri geliyordu. Kaç senelikti acaba bu sandalyeler, beş on belki de on beş… Göbekli, kısa saçının tepesi kel olan, elli elli beş yaşlarında bir garson geldi masaya. Sokak jargonunun kibarlığıyla siparişini sordu. Mercimek çorbası ve pilav üstü kuru fasulye söyledi adam ama aklı işkembe çorbasında kalmıştı, yemekten sonra toplantıya gideceği için “bir başka sefere” diye geçirdi içinden, tabi olursa… garson peçeteye sardığı kaşık ve çatalı getirdi, biraz sonra da elinde bir tepsiyle siparişleri getirip adamın önüne koydu. Tam yerine geçiyordu ki geriye dönerek “içecek olarak ne vereyim” dedi. Adam sakin bir tavırla, kalsın işareti yaparak garsonu yolladı. Adam çorbasını yudumlarken kapıdan içeriye sakalına karlar düşmüş, takkesi kafasında biraz yanlamış, alın çizgileri yılların sırrını, gözlerinin altı hayatın yasını saklayan bir dede girdi. Garsona ve ustaya selam veren dede adamın masasına doğru yöneldi ve “oturabilir miyim genç, müsaade var mıdır bu garibana?” dedi. Adam birden doğruldu, elbisesini düzeltti “tabi dede buyur ne demek” dedi. Dede tahta sandalyeyi yavaşça kaldırarak çekmiş ve masaya yerleşmiş. Aradan bir dakika geçmedi ki garson dedeye bir pilav üstü kuru fasulye ve mercimek çorbası getirdi. Adam merakına yenik düşerek dedeye “buralara çok gelir gidersin herhalde dede adın nedir?” dedi. Dede tartan bakışlarla adama baktı, adamın kıyafetini sümesi bittikten sonra “ben hacıyım, buraya da ilk gelişim” dedi. Adam hacı dedenin kendisiyle dalga geçtiğini düşünmeye başladı zira buraya ilk gelişiyse sipariş bile vermeden garson yemekleri niye masaya getirsin ki? İnsan beşer, beşer merak eder, sual akla düşünce, işlemez dile ne ar ne teber.(MYL) Adam alaycı bir tavırla “Hacı dede madem ilk gelişindir garson ne yiyeceğini nereden bildi?” Hacı dede bıyığıyla sakalı arasından hafifçe tebessüm ettikten sonra “öyle ya benim buraya ilk gelişimdir garsonu ilk görüşüm değil.” dedi. Adam yine hiçbir şey anlamamış ve bu durum giderek damarına dokunmaya başlamıştı. Okudum bildim deme, çok taat kıldım deme, eğer Hak bilmezsen, abes yere gelmektir.(ilim ilim bilmektir, Yunus Emre) Adam merakına yenik düşerelk tekrar sordu: Hacı dede sen kaç yaşındasın? Hacı dede “bir ömür yaşındayım genç” dedi. Bir ömrü hülya bilen, bir günü çok görür, mal ile aşk eden, bir ömrü yok görür.(MYL) Adam artık hırsına yenik düşmüştü. Kendisi gibi okumuş, iş sahibi olmuş, hatta yarın hayallerine kavuşacak birisi, nasıl olurda bu yaşlı adamın lafları altında ezilebilirdi? Altta kalmamaya karar verdi ve sorularını bu sefer arka arkaya sıralamaya başladı. - Hacı dede anladım bir ömür yaşındasın da bu ömür ne kadar sürdü? - Bu ömür bir örümceğin ağ örmesi kadar sürdü genç. - Yani bitmek bilmedi desene. Şu yalan dünyada yok yere yaşayıp duruyoruz işte. - Olur mu hiç öyle şey örümcek, ördüğü ağın ehemmiyetince hareket eder. Benim ömrüm bir andır o da şu andır. Adam bu konuşmalar üzerine içinde biriken isyanı bastıramaz oldu. Gönül isterse göz görülecek şeylere bakar, gönül isterse göz manaya bakar.(MYL) Adam, açtı ağzını yumdu gözünü “Be ihtiyar buraya daha önce gelmedim dersin herkes seni tanır, ömür dersin an dersin bir ayağın çukurdadır, hadi sen bir anlıksın, görmez misin şu lokanta en az iki yüz yaşındadır. Durmadan lafı çeviriyorsun. Sen buraya benimle alay etmeye mi geldin sohbet etmeye mi geldin?” Hacı dede karşısında çaresizce çırpınan adamı görünce başladı anlatmaya: Sana kalsa bu lokanta eskidir, Ulu Cami eskidir, Kapalı Çarşı eskidir ama insan için eski nedir ki? İnsan için zaman nedir ki? Sen saate bakarsın zaman geçiyor dersin, aynaya bakarsın ben ihtiyarlıyorum dersin, güneşe bakarsın gün bitti dersin. Biz insanız genç sürekli bir şeyleri anlamlandırmaya ve ölçmeye çalışırız oysaki şu kolona zaman işler mi hiç. Zaman aklın oyuncağıdır. İnsan geçmişe bakar bütün hatalarını, yanlışların görür, hüzünlenir; geleceğe bakar hayallerini, gelecek mutlu günleri görür, dalar gider. İnsan bir tek yaşadığı ana bakmaz. Geçmişteki hatadan ders çıkarıp gelecekteki hayallere ulaşacak tek güç şu anın gücüdür. Oturduğumdan beri bana soru sorarsın, sorularının tamamı geçmişle alakalıdır ne vardır da bu geçmişi bu kadar kurcalarsın? Adam “Geçmiş hayattır dede ben buraya kadar geçmişimle ve geçmişimde savaşarak geldim her yaptığım işimde onu yerin dibine bir kat daha gömerek geldim. Şimdi sen bana gelmiş anı yaşa diyorsun. Var git işine dede, beni buraya getiren geçmişim ileri götürecek olan da geçmişim olacak.” Hacı dede yarım ağız gülümsedi “seni buraya getiren geçmişin değil seni buraya getiren yaşadığın anlarda yaptığın hareketlerindir. Sen geçmişte yaşarsın, unutma eğer böyle yaşamaya devam edersen geçmişin seni yine geçmişine götürür, üstelik her an yine orada yaşamaya mahrum kalırsın.” Hacı dede tabağını sıyırdı ve adamında yemeğini bitirdiğini farkedince yavaş yavaş oturduğu yerden ayaklanmaya başladı. “ Hadi kalkalım o vakit, zaten sende benden sıkıldın. Hem senin yapacak çok mühim işlerin olmalı, bu vakitte bu takımla ortalıkta dolandığına göre.” Adam söylediklerine mahcup olmuş bir tavırla “Estağfurullah hacı dede, kusura bakma seni kırdıysam hadi varalım gidelim yolumuza. Doğru benimde yapacak çok önemli bir işim var.” Adam saatine baktı, daha bir saati daha var geze geze giderim diye geçirdi aklından. Adam hacı amcanın hesabını da büyük bir gururla ödedi ve ikisi birlikte kapıya yönelmiş tam çıkacaklarken adamın biri kendilerine doğru koşarak geliyordu. Adam geldi, hacı dedenin elini öptü ve kendisine uzun uzun bakmaya başladı… Adam olanlara hiçbir anlam veremezken hacı dede söze girdi. “ bu ermiş yavlak abdaldır.” “Estağfurullah” diyerek boyun eğdi yavlak. Hacı dede sözüne devam etti “Yavlak Abdal akıl sarhoşudur, senin gibi zamanı ve aklı kendine iş edinmez.” Dedi gülümseyerek. Yavlak Abdal adama baktı, neşeli bir kahkaha attıktan sonra adamı kolundan tutarak konuşmaya başladı “akıl akıl gel peşime takıl, akıl akıl gel peşime takıl…” Adam bir anda irkildi ve ne yapacağını bilemedi, Yavlak Abdaldan kolunu kurtardı ve hacı dedeye baktı. Hacı dede başını onaylar şekilde salladı “Yavlak Abdal seni bir yere götürmek ister genç, vaktin ve sabrın varsa eşlik edesin” Adam şaşırdı bu deli kimdir, nereden gelmiştir, bana bir kötülüğü dokunur mu diye aklından geçirmeye başladı. Yarım dakika sonra hacı dedenin kulağına eğilerek “Dede bu adamla gitmek güvenli mi, başıma bir dert gelmesin sonra? Bir saat sonra da çok önemli bir toplantım var bu deli bana bir sıkıntı çıkarır mı?” diye sordu. Hacı dede “Yavlak abdal kötü nedir iyi nedir, geçmiş nedir gelecek nedir bilmez. Onun tek derdi kaybolmuşlara yol göstermektir. Senin de zamanın varsa peşine takılasın bu aşk sarhoşu belki sana zamanın çıkış kapısını gösterir.” Adam bir saatine baktı, bir de deliye… Zamanı olduğunu görünce bu delinin peşine takılmaya karar verdi ne kaybedebilirim diye geçirdi içinden. 今

  • ZAMAN I.BÖLÜM

    ∞ ZAMAN ∞ Bursa Dağakça köyünde 1983 yılında dünyaya geldi. İki odalı kerpiçten sobalı bir evde iki erkek ve bir kız kardeşiyle birlikte büyüdü kardeşlerinin yaşça en küçük olanıydı. Annesini tanıma fırsatı hiç olmadı. Annesi doğumu sırasında vefat etmiş, onu sütannesi büyütmüştü. Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş; Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş. Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi, artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü; üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü. Sütannesi kısa boylu kilolu köyün diğer kadınlarına kıyasla güzel denemeyecek bir yüze sahipti. Babasının işte olduğu zamanlar ona hep o bakardı eli çok lezzetliydi, ne kadar zaman geçerse geçsin yaptığı kuru fasulyeyi asla unutamazdı hatta onun fasulyesine benzer bir fasulye bulabilmek için girdiği her lokantada imkânı varsa mutlaka fasulye de yerdi. Annesinin yokluğunu hep onun sayesinde unuttu. Babası siyah kömür saçlı elmacık kemikleri belirgin, çenesi gerilmiş bir yay, gözleri keskin ve merhametli bakışlarına istiridye misali kılıf görevi görürdü. Uzun boyluydu, omuzlarına iki çocuğu sığıyordu, babasının omuzlarında az gitmemişti köyün camisine. Kuvvetini hep annesinin pekmezlerinden bilirdi babası. Köyün müezziniydi, Köyde yardım etmediği hayır duasını almadığı kimse yoktu. Eğitimini eski zamanlarda köyün imamı olan Derviş Rahmet dededen aldığını söylerdi “Allah beni kurtarmak için dervişi benim karşıma; dervişi imtihan için beni onun karşısına çıkardı” derdi hep. altı yaşından sonra neredeyse her sabah babasıyla birlikte caminin yolunu tutmaya başladı. Babası onu her camiye götürdüğü vakit şairin sözlerini yinelerdi “Bursa'da bir eski cami avlusu, küçük şadırvanda şakırdıyan su; Orhan zamanından kalma bir duvar...Onunla bir yaşta ihtiyar çınar, Eliyor dört yana sakin bir günü. Bir rüyadan arta kalmanın hüznü, içinde gülüyor bana derinden. Yüzlerce çeşmenin serinliğinden, ovanın yeşili göğün mavisi, ve mimarîlerin en ilâhisi.”(Bursada Zaman,Ahmet Hamdi Tanpınar) Hala daha babasının bu şiiri neden sürekli okuduğunu düşünüp bir anlam bulmak için uğraşıyordu. Çocukluğunda bütün köy halkı ona çok iyi davranmıştı. Herkesin gözlerindeki merhametli bakışın içindeki acınma duygusuna yenik düşmediği vakitler onun için hep mutlu geçmişti. Bütün köy halkı ona annesinin yokluğunu hissettirmemeye çalışmış olsada anne şefkatinden yoksun büyümüştü. Okulda, evde, mahallede, pazarda annesinin yokluğunu hissettirecek bir olay her zaman oluyordu. Böyle zamanlarda öfkesini kontrol edemiyor, ellerini tırnakları avuç içini acıtana kadar sıkıyordu. Bu öfkesi biraz annesine, biraz babasına ve çoğunlukla kendisineydi. Annesi onu doğururken ölmüş kardeşleri de annesiz büyümek zorunda kalmıştı. Annesinin yokluğunu sürekli başka şeylerin varlığıyla örtmeye çalışmış. Mahallede topu, bisikleti ve ayakkabıları; evde oyuncak arabaları ve bağlaması… Annesinin yerini sürekli maddi şeylerle doldurma çabası onu isyankâr ve düşüncesiz birisi haline getirmiş. Ortaokulda mesleklerin hayatı nasıl etkilediğini fark etmiş ve artık babasının maaşının kendisine yetmediğini düşünmeye başlamıştı. Sürekli yeni şeyler almak için babasıyla kavga eder olumsuz bir cevap aldığında, yine babasını suçlamaya başlardı. İnsanlar da ağaca benzer; ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse o kadar derin kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe, kötülüğe.(Nietzche) Annesiz büyümesinin karşılığı olarak kendini her şeyin en iyisine ve en güzeline layık görmüştü hep. Liseye gitmek isteyip de babasının reddetmesi onun için bardağı taşıran son damla olmuştu. Yaşadığı her şeyin boşa olduğunu düşünmüş on sekiz yaşına geldiğinde ise babasıyla yaptığı bitmek bilmez kavgalara, ahalinin aşağılayıcı bakışlarına dayanamayıp köyü terk etmeye, daha önce adını sürekli duyduğu ama bir türlü cesaret edemediği o dünyaya, şehre, gitmeye karar vermişti. Hayatta sürekli savaşması gerektiğini çocuk yaşında öğrenmişti. Şimdi sadece iki buçuk saat kalmıştı, karnını doyurmalı, biraz vakit geçirmeli ve dönüp yarım kalan işi tamamlamalıydı. 今

  • DUR VE DİNLE

    Bir saniye... Bir dakika... Ha dur! Beklerken; Olmuş bir saat! Akrep; Dur demez yelkovanına. Zaman; Dönüşür zamansızlığa. Dur! Dinle! Kapa kulaklarını, Ellerin faaliyetini, Zihnin işlevini yitirsin. Bir saniye... Bir dakika... Ha dur! Beklerken; Olmuş bir saat! Duyduğun, duyduğum. "Dur! Anlayamadım." Fısıldıyor, Bana, benliğine, Kulak ver diyor; Dur ve dinle; Tik... Tak... Tik... Tak... Şşş! Anlayamadım. Fısılda, tekrar. Tekrar! Tik... Tak... Tik... Tak... Bu sefer daha net. Soluğu, boynumda. Hissediyorum, Sokulunca, soğukkanlılığıyla, Fısıldadı, usulca; Durmam! Durma! Gir akışıma, Kurtar kendini, Bul benliğini...

  • BİR YANIM BİR YARIM

    Uzun zaman sonra elime kalem aldım nihayetinde. Kulağımda Cem Karaca’dan ‘ Çok yorgunum’ adlı parça tınılıyor. Uzun zamandır da seni konuşmuyordum. Bugün seni andım, belki de kulakların çınlamıştır. İsterdim ki sevgilim sesin çınlasın bende. Gerçi… Unutmaya yüz tutuyor beynimin uğultuları içinde o huzurum. BİR YANIM BİR YARIM Sokağın ortasında bir kız ve sonu bir hikayenin Boğazımda düğümleri ayrılamayışımızın ve o son bakışlar gözlerimde Diğer sokaklara dert yakındım sessizliğimin yalnız gürültüsünde Bir kez ağladım o gece, susmadı bir daha ağzımı açmadan attığım çığlıklarım Ağlamamak için de direnmedim Gülmek için çabalamadım Sen aklıma gelince hem gözlerim doldu o günden sonra Hem de filizlendi dudaklarımın sen nehrinin kıyısı Anmamaya çalıştıkça seni ve ait olduğun her şeyi Annemin kollarında kaybettim bu savaşı Sana ağlarken buldum kendimi Bu son dediğim gün beni affetmeli bugün Bugün yeniden kırdım zincirleri Gözümde canlanınca baharımın silüetİ Gülerek anlatırken seni , ağlarken buldum arkandan bakan gözlerimi Kurumasın diye uğraşırken bahçelerim Sen ezdin çiçeklerimizi ve ben yağdırdım tonlarca yağmurları Sen gibi fazla kaçırdım bu mevsimde damlaları Sevmek de mübalağa sanatıydı oysa ki Eksik mi sevdim, bu neyin sefaleti?

  • BİRDENBİRE

    Fırtına koptu birdenbire Yandı ağaçlar Kül oldu masum hayvanlar Dünya durdu birdenbire Yolda yürüdü kadın Canına kıyıldı ansızın Yine yine ve yine suçlanan oldu kadın Güneş kayboldu birdenbire Çalıştı fabrika Katletti doğayı Mavi gökyüzü karardı Güneş görülemez oldu. Ölüm geldi birdenbire İki kardeş yürüdü yolda Namus adına sıkıldı kurşun Yirmi bir yaşında bir cana Hayat kötüleşti İnsanlar canileşti Nasıl göremedik olanları Uydurduk iki kelime Kapadık gözümüzü ve dedik ki ‘’Birdenbire’’

  • GERÇEKTEN GEÇMİŞ Mİ?

    Şair olmadım hiçbir zaman, Yazdım sadece içimden gelenleri. Susamadım haksızlığa, Bırakamadım çocukluğumu kanlı sokaklarda. Bir yara gibi taşıdım yüreğimde, Bir yük gibi taşıdım sırtımda; Barutlu geçmişimi, Silah seslerini Hırçın sokaklarımı, Taşıdım çaresizce… Yaşadım ve yaşıyorum anılarımda, Benimle yürürler her zaman. Söylesene bana nasıl dönülür geçmişe? O günler nasıl silinir, Yerine güzel günler eklenir? Hâlâ yanıyor genzim barutla, Hâlâ ürperiyor tüylerim kan kokusu alınca…

  • KONUŞ ONUNLA

    Bebek teli inceliğinde, kıvırcık mı kıvırcık Sarı mı sarı, hafif içe basar Süt dişleri dökük, saçları kulak ardında Ve hep kat kat elbiseli bir de pilili Çocukluğum Çocukluğum geçti şimdi şu köşeden Hani oraların 50 yıllık yanmış fotoğrafçısı Asım Beyin yerinden Hani boş duvarın önünde Tırnaklarının yenmiş köşelerini gizler, elleri bağlı Zorla gülümser Boş gözlerinde ışığın patladığı Yıllar sonra arka fonda aslında kuvvetle akan nehir fazla yeşil bir orman önünde Durduğuna şaşırır Çocukluğum Çocukluğum sayılara basmadan atlama derdine düştü şimdi karelerden… Oturmuş kavrulmuş sarımsak kokan bir mutfakta Paçaları sökük perdeye yaslayıp sırtını Koridorlar arası çocukluğumu kovaladın mı sen? Bir lavanta hasadında traktör dolusu morluğa uzanıp inadına mor dizlerinde Kırık kamyon basamağı tökezlemesince çamura dalan avuçlarında adımlar çizerek Bir tarlada – upuzun bir tarla ki gün yeni aymakta Ayaz ve kedi iniltisi her yeri sarmaktadır henüz- Çocukluğunla yorgun eşik üstünde uyuyup kaldın mı sen hiç? Sabahın ilk saatleri yüzlerce yabancı surat Ne koca ne vahşi sesler, asi kalabalık, sonu belirsiz raylar Senden benden hepimizden büyük o şehir Senden benden hepimizden cansız o şehirde Nereye yetiştiğini bilmeden yetişme telaşında camlar kapkara birer canavar kesilir Onca Kapı yüzüne kapanır -ki yüzüne kapanan kapılar için kovulmak mı gerekir yoksa hiç gitmemek mi çözememişken- Çocukluğunu ittin mi hiç vagonlardan sen? Haydi gel otur Çok şey var konuşacak O küçük ilçenin tarihini ve donan tüm anılarını da yakan Asım Amca için de iç bir kadeh Çocukluğun için içme Yorgundur, bitkindir belki ölü Ayık dinlenir ancak ölüler Sabah hatırla isterim, kadehe gizleme. Haydi bir seksek çiz Bu kez rakama basma hakkı ver ona, bir özgürlüğü olsun çocuk başına Bu kez bir lavanta koklasın çalışmak dışında tarlada. ,Bu kez elleri yalnız oyunda yansın Ve bu kez yalnız bir orman olduğu için fonda yalnız bir orman olsun fotoğrafında. Bu kez hiçbir treni kaçırmasın ve ölmesin çocuklar tren rayları arasında Haydi gel ama yalnız Konuş artık onunla.

  • MEYUS

    Günler acımasızca geçiyordu Göz altlarımıza bir çizik daha atılıyordu Zaman kıyıyordu bize Biz ise yeniliyorduk geçmişe Uzun ve yorucuydu yaşam Yollarımız ayrılıyordu Seçimler çok zorlaşıyordu Doğru ve yanlış görülmez oldu Hiçbir yol gidilmez oldu Başladık ruhumuzu aramaya Bilinmez diyarlarda kaybolmaya Kaldık uzaklarda Alıştık yalnız yaşamaya Bir bedenden dağıldık Dokuz cana ayrıldık

  • AY IŞIĞIM

    Gökyüzünde sana salıncaklar ayırmıştım Salıncağın ipinde boğulduğumda ayılmışım Seni sevmek değil sana tapmaktı yanlışım Toz pembe dünyamı kanla boyamışsın Bir daha sana Ay Işığım demem Kıskandırmam Ay'ı, sana değmez Özlemem artık elinin izi dolsa da çehrem İnan bana kimse seni benim gibi sevmez Şimdi Papatyaları çevirebiliriz koca çelenklere Kalbim terk edilmiş soğuk bi tapınak Şikayet ediyorum seni,Saf Kelebeklerime Ceza olacak sana, gökkuşağını boğan sağanak.

bottom of page